Hep söylenir; 40 yıldır PKK belası ile uğraşıyoruz. Bu mücadele, bizi ekonomik yönden yıprattığı gibi moral bırakmadı. Kaybettiğimiz canlar ile çok sarsıldık. Bir türlü yaşamımızın tadını alamadık.

PKK ile meşgul olurken, devamında DEAŞ, YPG, HİZBULLAH ve başka alfabetik harfler taşıyan örgütler ortaya çıktı. Peki siyaset kavgaları bizi az mı yordu. Dış ülkelerden gelen çatlak seslere de göğüs germeye çalışırken, sınırlarımızı korumak için verdiğimiz mücadele gündemimizden hiç eksik olmadı.

Bütün bu olumsuzluklar, hayatı sevmemizi, yaşamdan haz almamızı hep geri bıraktı. Elbette ülke sevdalısı bireylerin dışında, olan biteni umursamayan insanlarımız oldu. 

Bazıları dünyaya bir daha mı geleceğiz mantığıyla eğlence dünyasına alıştılar. Bazıları ise milli yapıları küçümseyerek hümanizmi öne sürerek dünya kardeşliği dediler. Bütün bunlar hayatımızın tadını kaçırdı. Hayatı severek yaşamayı unuttuk. Önceleri deniz ve göl kenarlarında yapılan piknikler, çoluk çocuk neşe içinde gidilen seyahatler, memleket ziyaretleri olsa da zevk alınamaz oldu. 

Ülkenin boğuştuğu ekonomik zorluklar, gelir dağılımındaki adaletsizlik ve pahalılık insanımızda yaşam zevki bırakmadı. Bir de hayattan zevk almayı becerebilen, ekonomisi üst düzeyde olan mutlu kişileri yazmaya gerek yok. Her muhitte onlardan az da olsa var. 

Bu gelişmelere rağmen hayatı severek yaşamak için çabalayan ülke vatandaşlarımız var, Akşam sofraya ailecek oturup neşe içinde çorba içenler, parkta akşam yürüyüşü yapanlar, sevdikleri ile bir araya gelerek kurabiye yiyenler, bence kendilerini mutlu sayan mağrurlardan daha neşeli. 

Türkiye’de asgari ücretle çalışanları, Emeklileri düşünürsek, Mutlu bir yaşamları olduğunu söyleyemeyiz. Herkes Alkadras kuşçusunu bilir. Hücresine girip çıkan kuşla arkadaş olup mutlu olmuş. Demek ki hayatı severek yaşamak, biraz da kişiye göre değişiyor.

Hoşça kalın, hangi şartta oluşa olsun hayatı sevmeye çalışın.